Latifeler

Bir kudsî-hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur : "Dikkat ediniz, cesette bir kalb vardır. Kalbin içinde de bir fuad vardır. Fuadda dahi sır vardır. Sırda da hafi vardır. Hafide dahi ahfa var.. İşte ben, o ahfayım.."Ne var ki, bu oluş, yaratılmış şeylerin birbirine bitişip yapışması gibi değildir; onunla kıyas edilemez. Bunda ne kıyas vardır; ne de bir şekil.. Akla gelenden çok başkadır.Bu cüz'î aklı, kula ihsan eden Yüce Allah'tır. Bu küçük cüz'î akıl, ancak dünya işlerini bilir; âhirete dair işleri de idrâk edebilir. Hiç bir mi­sali ve benzeri olmayan mutlak gerekli varlığın sahibi olan Yüce Zat'ı idrâk edip anlatmaktan yana kusurludur. O Yüce Zat, zatının esasını, yine ken­di Yüce Zat'ı bilir.Mana böyle olduğuna göre; her bir ferdin vehimlerinde olan Hakk’ı yaratan, yine onun Yüce Zat'ıdır. Allah'ın zatı, o vehmedilenlerden çok başkadır.Sözün özü odur ki : Kâmil ve mükemmel insan olan değerli zatların Yüce Allah'a vâsıl olmaları; yine Yüce Allah'ın zatına has bir şekildir. Söz ile değil; hal olarak değerlendirilmelidir; dolayısı ile, bu Muhammedi yola girmeye ihtiyaç vardır.Bu manada girilen yolların hiç biri, diğerinden ayrı ve başka değildir. Ama, bazı ehlullah yollarında; irşada ehliyetli olan kâmil mürşidler, müridlerini nefis yönüyle terbiye ederler. Bazıları da, ruh tarafından terbi­ye edip sülûk yolunu gösterirler. Ta ki, şu ölüm uçurumundan uzak olup kurtulalar.Zira, hemen her ferd, kendi vehminde Hakk’ı bir başka tasavvur eder. Ama, hiç bir şekilde o tasavvur edilen Yüce Hak olamaz. Onun ettiği ta­savvur, Yüce Hakk’ın bir tecellisinden meydana gelir. Dolayısı ile, o ta­savvur edileni yaratan Yüce Hak'tır.

Bu değerlendirmeye göre; ehlullah olan Allah'ın sevdiği kullar, vehimlerinde olan Hakk’a tapmaktan beri­dirler.Özellikle üstün Nakşbendiyye tarikatı terbiyecileri, yollarına giren­leri ruh mertebesinden yola koyarlar. Asıl olarak ruh safiyetini bulduğu zaman, natıka nefis, (insanın tabiatı) onun içinde temizliğini bulur.Diğer tarikatlar, nefis mertebelerini gözönünde tutarlar. Ancak, du­rum ne olursa olsun; gaye ve istenen, ruhu, aslî olgunluğuna döndürüp kemalâta kavuşturmak ve Yüce Hakk’ı bildirmektir.Ey bu yola girmeyi isteyen, yedi latifeye rağbetli olan salik ve aşık. Anlatılacakları bilmelisin.Şeyhin izni ve icazeti ile temiz bir yerde; kıbleye dönerek iki diz üze­rine otur.Bundan sonra, yukarıda anlatılan üç yönlü teveccühten hangisi se­nin için kolay gelir ve rahat olursa., o şekilde teveccüh et. önce de anla­tıldığı gibi, bu teveccühün en azı çeyrek saat, ortası yarım saat, en çoğu ise bir saattir. Bu sürelerin hangisini seçersen, o süre için teveccühünü yapıp otur.Daha sonra, o teveccühü hiç bozmadan, yüz kere istiğfar oku; gü­nahlarının bağışlanmasını dile.. Otuz kere de, salâvat-ı şerife oku.Bu arada; hayır, şer, tüm bağlardan ve gayelerden, taleplerden ya­na temiz ol.

KALB

Sanki kalb üzerine nurdan bir ism-i celâl (Allah adı) yazılmış gör; her ne kadar gözün kapalı olsa da, görür gibi yap..Dilini damağına yapıştır; dişlerini de birbiri üzerine koy. Gözünü yum, tüm duygularının hareketlerine engel ol; onları, kendi hükümlerini işlemekten yana boş bırak.Anlatılanları yapmak için, ciddî bir şekilde gayret et. Mürşid şeyhin ruhaniyetinden de yardım dile..Senin, sol memenin iki parmak kadar aşağısında, çam kozası şeklin­de kalb vardır. Bu kalbin üzerine yazılan ism-i celâli (Allah adını) görür gibi ol; üç bin kere ism-i celâli oku. Bu lafzın manasına dahi, hiç bir ben­zetme yapmadan teveccüh et. Bu çeşit teveccüh öyle olmalı ki: Ken­dinden ve Yüce Allah'ın zatından başka her şeyden yana senin için bir unutkanlık meydana gele :"Unuttuğun zaman, Rabbını hatırla..." mealine gelen Kehf suresinin 24. âyetindeki mana zuhur ede.. Hak yolcusu salik, anlatılan şekilde zikri sürdürüp giderse, zikir kalbine yerleşir.O zaman, kalb, asıl sıfatını bulur; akik renginde saf te­miz bir şekilde kalbin nuru zuhur eder. İşte o zaman, zkireden kimse, istese de kalbinin zikrine engel ola­maz : “Veled-i kalb.. (Kalb yavrusu..)” durumu hâsıl olur.Bazan da, güneş doğar gibi, bir kırmızılık doğu tarafından görünür. Bazan da güneş çıkar gibi, bazan da büyük bir kapı gibi akik renginde görünür.Anlatılanların benzeri daha başka alâmetler de meydana gelir.Bütün bunlar, zuhur edip dururken; Hak yolcusu salik, bunların zu­huruna kapılmamalı ve şaşkınlığa düşmemelidir. Zikirden, fikirden geri kalmamalıdır. Kendisine ihsan edilen zuhuratı dahi, mürşidi olan şeyh­ten başkasına da söylememelidir. O zuhuratın kalıntılarını, izlerini göz önünde tutmalı; kaybetmemeye tam bir gayret harcamalıdır.

 

RUH

Kalb, anlatılan yoldan asıl sıfatına döndükten sonra; mürşidin izni ve icazeti ile salik, zikrini ruh tarafına çekmelidir. Ruh sağ memenin altına doğru iki parmak kadar aşağıdadır.Yukarıda sözü edildiği şekilde; Hak yolcusu salik, ara vermeden, âdet edindiği kadar teveccühte bulunmalıdır. Sonra, bu teveccühle, kal­bin zikrine geçmelidir. Bu zikir, önce de anlatıldığı gibi, üç bin keredir. Bu zikri, önce kalbe vermelidir. Sonra da, teveccühü bozmadan, sağ me­menin altındaki ruha geçmelidir. Ruhta dahi, beş yüz kere ism-i celâli okumalıdır.Ruhun nuru, asfar ki, açık sarı renklidir.Açıklanan şekilde zikir sürdürülürse, ruh dahi, asıl safiyetine dö­ner. Nurunun zuhuru ile, tam temizliğini bulduktan sonra, durumunu mürşidine anlatır.

SIR

Yine mürşidinin izni ve icazeti ile; salik, ruhtan sırra geçer. Sırrın yeri, sol memenin üzerinde ve iki parmak kadar yukarıdadır. Sırrın nuru da beyazdır.Yukarıda açıklandığı gibi, müridin alıştığı şekilde teveccüh ettikten ve süresini doldurduktan sonra zikirlere geçilir. Kalbin üç bin, ruhun beş yüz, ism-i celâli (Allah adı) zikri yerine getirildikten sonra; beş yüz ism-i celâl de, sırra dönük olarak okunur.Zikir sırra yerleşir; sır da bu şekilde asıl safiyetini bulur. Bu durum devam edip belirtileri ortaya çıkınca, durumu mürşidine anlatır.

HAFİ

Sonra, mürşidinin izni ve icazeti ile Hak yolcusu salik, zikrini hafiye nakleder.Hafinin yeri; sağ meme üzerinde ve iki parmak yukarıdadır. Nuru da zümrüt yeşilidir.Bu zikri yapacak olan, yine alıştığı şekildeki teveccühte bulunmalıdır. Teveccüh süresini tamamladıktan sonra; kalbin, ruhun, sırrın ism-i celâl (Allah adı) zikirlerini yerine getirmelidir. Bunların sonunda, beş yüz kere de hafiye dönük olarak, ism-i celâl (Allah adı) zikrini okumalıdır.Zikre bu şekilde devam ederse, hafinin de nuru zuhur eder; aslî sı­fatına döner. Böyle olunca, yine durumu mürşidine anlatır. Mürşidinin izni ve icazeti ile bu sefer zikri ahfaya aktarır.

AHFA

Bu durumda, yine Hak yolcusu salik, yapmakta olduğu teveccühü bozmaz; süresini tamamladıktan sonra da zikirlerine geçer. Kalbin, ruhun, sırrın, hafinin zikirlerini açıklandığı gibi yapar hakları olan ism-i celâl (Allah adı) zikrini okur. Bunlardan ayrı olarak, beş yüz ism-i celâl (Al­lah adı) da ahfaya dönük olarak okur.Ahfanın yeri, iki meme ortasındadır. Nuru ise,  ya çok beyaz, yahut çok siyah zuhur eder. Bunların hangisi zuhur etse olur; artık, ahfa dahi, asıl sıfatına dönmüştür.Bundan sonra, yine durumu mürşidine anlatır.

NEFS LETAÎFİ

Bundan sonra, Hak yolcusu salik, mürşidinin izni ve icazeti ile zikri­ni nefs letaifine aktarır.Nefs letaifinin yeri, iki kaşın ortasındadır. Nuru da, turuncu sarıdır.Anlatılan usulde, zikreden mürid, cümlesinin hakları olan ism-i celâl (Allah adı) zikrini yerine getirir. Ondan sonra da, beş yüz ism-i celâli, nefis letaifine dönük olarak okur.Nefis letaifi de asıl sıfatına döndüğü, bunun belirtileri de ortaya Çıktığı zaman, durumu mürşidine anlatır.

LETAÎF-İ KÜLL (Latifelerin Tamamı)

Bundan sonra, Hak yolcusu salik, mürşid şeyhinin izni ve icazeti ile, letaif-i külle geçer. Letaif-i küllün yerini alın ortasındaki perçem yeri bil­melidir. Burada, ism-i celâli, uzaktan okunacak şekilde celî bir yazı ile yazılmış görmelidir.Hak yolcusu salik dahi, teveccühünü, yine alıştığı şekilde yapıp bitir­melidir.Bundan sonra; kalbin, ruhun, sırrın, hafinin, ahfanın, nefs letaifi­nin hakları olan ism-i celâl zikrini okur.Letaif-i küll için okuduğu ism-i celâllerde; baştan ayağa kadar, ken­disini tüm azası ile bir aynada görür gibi olmalıdır.Hak yolcusu salik, bu şekilde devam edip her şeyi yerli yerince ya­parsa, bu uğurda ciddî gayret sarf ederse, o zaman bilmeli ki: Yakın bir gelecekte Allah'ın ihsanına mazhar olacaktır.Bu mazhariyete erdikten sonra; bedenindeki bütün parçalar, hep ism-i celâli (Allah adını) okur. Bunun hareketini kendisi de duyar.

Bu halinde, beden parçalarından :

Hangisi ile zikredeyim.. Dese, onunla zikreder. Bu ten kulağı ile de, seslerini işitir. Bunlar olduktan sonra, Allah'a hamd etmelidir. Hemen her gün, an­latılan usule göre; dersini okumalıdır.Kendi zikrinin sesinden başka; dışarıdaki şeylerin seslerini de duy­maya başlar.

Bu kitabın yazarına ait bir şiir :

Kalbim icre bir cevahirden yapu;
Gördüm anda bir kızıl yakut kapu..
Girip andan ileri vardım heman;
Bir cevahirden saray oldu ayan..
Saru yakuttandır anın kapusu;
Dürrü safiden yapılmış yapusu..
Orta yerde hem kurulmuş bir çadır;

Kapusu ahdar zeberceddendürur..
Çadırı da bir siyah nur kaplamış;
Nur-ı Hak'tır gözler anı görmemiş..

Girdim andan dahi seyrettim heman;
Bir aceb nur var imiş onda nihan..
Rengi turuncu idi kendisi nur;
Pek mücellâ bakmağa göz kamaşur..

Gördüm anı geçtim ileru heman;
Bir azim iklim göründü ol zaman..
Dağ u sahra kasr u bünyanı anın;

Cümle zikrullaha meşguldür hemin..
Kim ki ister ol sülûkü seyr ede;
Bu kitabı başına tac ede..

Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir :

Kalbimin içinde cevahirden bir yapı gördüm; kırmızı yakuttan bir de kapı vardı.
Oradan girdim, hemen ileri vardım; cevahirden bir saray açıkça belli oldu.
Onun kapısı da, sarı yakuttandı; yapısı da saf inciden yapılmıştı.
Orta yerde bir çadır kurulmuştu; kapısı da yeşil zebercedden-.
Bu çadırı da siyah bir nur kaplamıştı; gözlerin görmediği bir Hak nuruydu.
Buradan girdim, hemen yürüdüm; onda gizli hayranlık veren bir nur varmış.
Rengi turuncu idi, ama kendisi nurdu; pek parlaktı, bakarken gözler kamaşıyordu.
Bunu da gördüm, hemen ileri geçtim; o zaman, büyük bir iklim göründü.
Onun dağı, alanı, binaları tümüyle; Allah'ın zikriyle meşgul idi.
Her kim bu sülûke girip yürümek isterse; o kimse, bu kitabı başına taç etmeli..